gürşah özen

10/12/2006 - İspanyol Sineması

Kategori: sinema

 

 

Geçen hafta, 30 Kasım - 3 Aralık tarihleri arasında Ankara Sinema Kültürü Derneği tarafıdan düzenlenen İspanyol Filmleri Haftası için Ankara'ya gittim, çok başarılı bir organizasyonla, çok iyi 7 İspanyol filmi izledim, daha ne olsun?

 

Emeği geçen herkesi tebrik ederim..

 

 

     Alberto Rodriguez

                        

                                ''7 Bakire''

 

O yaşlarda her şey oyun gibi geliyor insana, ilk gençlik yıllarında..

Hiç kimse, hiçbir şey olması gerekenden daha önemli değil, her şey olabilir, her şey geçer, her şeye kızarsın ama nefret etmezsin hiçbir şeyden, her şeye verilecek bir cevabın, her hatana mazeretin, her duruma kılıfın vardır, öyle temizdir ki henüz sicilin duygusal kütüğe göre...

Herkesin gözlerinin içine bakabilirsin, tam ortasına. Öylesine korunmasızsındır ki ölebilirsin bile, ölmüş olursun işte.. Kulağından kan gelir..

 

2006 En iyi yeni oyuncu Goya’sını alan Jesus Carroza’nın performansına dikkat lütfen... 

 

 

 

 

                          Jaime Chavarri

 

                                                                 ''Camaron''

 

“Camaron de la Isla” olarak tanınan flamenko ustası Jose Monge Cruz’un hayatı..

 

2006 En iyi erkek oyuncu Goya’sının sahibi Oscar Jaenada o kadar iyi oynuyor ki, bunun bir oyun olduğunu unutuyorsunuz..

 

Müzikleri, görüntü ve sanat yönetimiyle bir klasik olan “Camaron”, şarkıcının yola çıkışı, tanınması, hastalığı ve ölümü etrafında gelişen etkili bir biyografik drama.

 

Filmin diğer iki Goya’sı ise kostüm ve makyaj dallarında..

 

 

 

                                                        Benito Zambrano Tejero

 

                          ''Habana Blues''

 

Film bana Fatih Akın’ın İstanbul Hatırası’nı hatırlattı.

Bu kez fon İstanbul sokakları değil de Küba. Tanınmaya çalışan iki müzisyenin peşinden Küba’nın sokaklarını, ritmini, tarzını ve tabii müziklerini keşfedebilirsiniz.

En iyi kurgu ve müzik dalında aldığı Goya’lar da bunun habercisi zaten.

 

İspanyol bir prodüktörün yetenek avı için Küba’ya gelmesiyle birlikte müzik dünyasının acımasız iç yüzü de perdeye yansıyor.

 

Bir de biten bir ilişkinin esasen bitip bitmediğini anlamaya çalışıyor film ama bunu becerebildiğini söyleyemeyeceğim.

 

 

 

 

              Manuel Gomez Pereira

 

                                                      ''Hayatı Yaşanır Kılan Şeyler''

 

50’li yaşlarda insan sorgulamadan, araştırıp, detayları, garantileri, olasılıları hesaplamadan sadece kalbinin sesini dinleyerek aşık olabilir mi? Bütün bu aşamalardan geçebiliyorsa insan, zaten aşık değildir, o halde gerçek soru şu sanırım, insan 50’li yaşlarda aşık olabilir mi?

 

Bu konu daha eğlenceli işlenebilir mi??

 

 

 

 

                            Alex De Iglesia

 

                                                                       ''Mükemmel Suç''

 

“Normal olmaktansa ölürüm” kategorisine şahane bir İspanyol cilası. Güzel ile çirkinin suç ortaklığı.

İyi ve kötü sabit değil ki. Hayat hepimizi her durumun içinden geçirerek eşitliyor, uzlaşıp uzlaşmamak kendi elimizde. Bedeline hazır olmak koşuluyla her şey mümkün.

 

Rafael de bedelini göze alarak sürüye katılmayı reddediyor ve bu uğurda kendisi dahil herkesle mücadele etmek zorunda kalıyor.

 

Bir de işin içine cinayet karışınca, film de karışıyor ve finaline bir sürpriz saklıyor.

 

Bazen felaket dediğimiz yıkımlar, eskise de yerinden kımıldatılamayan alışkanlıkların, yenileriyle değişmesi için fırsat olabiliyor.

 

Hayat mı Lourdes’e sürpriz yapıyor, Lourdes mi hayata?

 

 

 

                                            José Corbacho / Juan Cruz

 

    ''Tapas''

 

Basit olanın daha çok hoşumuza gittiği artık üzerinde uzlaştığımız bir gerçek.

 

Her nerede olursak olalım ve o yerde her ne yapıyorsak yapalım, hepimiz aynı şeyin peşindeyiz: Basit ve huzurlu bir hayat.

 

Mutluluk sürekli bir durum değil malum, anlar var. Bu anlar da o basitliğin içinde gizlendiğine göre, medeniyetin yüzyıllar içinde geldiği ve bizi de içine hapsettiği değerler toplamını yeniden gözden geçirmek şart.

Bir yerde yanlış yaptığımız muhakkak. Bunca şikayetin kaynağına bunca bağımlılık ancak insanın başarabileceği bir çelişki herhalde.

 

Akdeniz kültürü, bir nebze de olsa kolaylaştırıyor nefes almayı yaşam tarzı, yemekleri, müzikleri ve filmleriyle.. Ortak hayallerimize en yakın model olduğu kesin.

 

“Tapas” da aslında sinematografik olarak ele alındığında ne hikaye, ne teknolojik olarak hiçbir olağanüstülüğün olmadığı ama birbirine geçmiş beş hayatın hüzünlü, neşeli, ironik ve sürprizli bir biçimde aktarıldığı çok başarılı bir film, baştan sona İspanyolların her şeyi mümkün kılan, rahatlatıcı nefeslerini ensenizde hissedeceğiniz..

 

2006 yılının en iyi yönetmen ve en iyi yardımcı kadın oyuncu Goya’ları Tapas’a ait, unutmadan...

 

 

 

 

                                       Marcelo Pineyro

 

                                                               ''Yöntem''

 

Aynı pozisyona talip 7 kişinin, sert ve gerilimli bir yöntemle birbirlerini elemeleri üzerine kurulu bir şirket politikasını ve insanın kendi yarattığı bu canavar karşısında ne kadar güçsüz olduğunu başarılı bir şekilde perdeye yansıtan “Yöntem”, en iyi senaryo ve en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında 2 Goya sahibi.

 

Yıllar önce ben de benzer bir mülakata girmiştim, onlar beni çok başarılı bulduklarını söyleseler de, ne kadar kötü hissettiğimi ve o binadan çıkar çıkmaz sanki yeniden doğmuşum gibi sevindiğimi hala hatırlıyorum ve böyle büyük şirketlerde çalışmak zorunda kalan herkese sabırlar diliyorum. 

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/11/2006 - Translyvania'da Yaşayan Çılgın Bir Amerikan Güzeli

Kategori: sinema

 

 

 

Aynı gün sırayla Translyvania, C.R.A.Z.Y. (Çılgın) ve American Beauty (Amerikan Güzeli) ’yi izleyince, üç yönetmen oturup bir üçleme çekmiş gibi geldi.. Dozu her filmde biraz daha artarak sıradanlaşan, kopya hayatlar, yer çekimi, dünya hali, beşer ilmihali, gelen gideni aratır yani..

 

Translyvania’nın özgür yolcuları ne kadar rahatlatıcı bir alternatif gibi duruyordu değil mi oysa, kırlarda, bayırlarda, nerede şarap, orada uyumalarda, aşkı ararken, aşkla çarpışmada üstlerine yoktu.. Sonra çocuk oldu, filmin sonunda.. Özgür kız anne oldu, kotası doldu..

 

Kendisinden daha önemli biri var artık hayatında, kendi bedeninin doğurduğu, yokken var olan bir başka insan.. Ama bu ayrıştırma yapılamıyor, hepimiz yakın tanığıyız.. Ya birilerinin çocuğu, ya annesi, ya da babasıyız değil mi? Var mı bu duvarı atlamış biri yoksa oralarda, yazıyı okuyanlar arasında.. Varsa mucize tabii ama sanmıyorum, muhtemelen hepimiz –diğer alanlarda neler halletmiş, kimleri devirmiş olursak olalım – bu annelik, babalık ve çocukluk mevzusunda yaralıyız. Bir yandan başka kimseninkiyle denkleştirilemeyecek, sonsuz bir sevgi, sadakat, bizi şaşırtacak derecede, güven, huzur, vs.. Öte yandan öfke, çözümsüz bir düğüm, anlaşamama, anlayamama, olsa olsa kabullenme ama bir türlü ikna olamama hali.

 

İlk andan itibaren bir mucizeymişsin gibi ve kendine yaklaştıkça sen, o mucize yıkılıyormuş gibi bakan anne gözleri, ne kadar üstü örtülü olsa da ve resim bozulmasın, hiçbir şey yerinden oynamasın isteyen ama hiçbir şeyi sabit tutamayan hüzünlü baba. Her şart altında birini üzen, kendisi üzülenden daha çok üzülen çocuk. Falan, filan..

 

Esas konuya dönersek,söyler misiniz mümkün mü Zingarina’nın artık aynı bağımsız kadın olması..Hem de göbekten bağlı, konu kapandı..

Bunu çocuk karşıtı biri olarak söylemiyorum, biliyorum ne büyük bir haz, ne tarifsiz bir duygu olduğunu bunun, görüyorum, dinliyorum, karşılıklı ‘agu’laşan bir ‘anne-çocuk’ un dünyanın en şahane şarkısını söylediklerini duyuyorum ama ikinci hayat işte bu, ilkine elveda, bye bye Translyvania.. 

 

 

 

 

Hemen devamında Crazy’ yi izledim, özellikle seçmiş gibi.. Buyrun işte, yukarıda anlattıklarımın filme çekilmiş hali. Anne ve babanın en klasik hali.. 4-5 çocuk da vaki.. Kızlardan mı erkeklerden mi hoşlandığını bir türlü netleştiremeyen, boğum boğum boğulan bir ergen çocukcağız, tabii Aristo geleneğinin kurbanı “ya –ya” ekolü, “hem-hem de” mümkün değil ki.. Diğeri uyuşturucu bağımlısı, bir diğeri spor takıntılı, huzursuz, acımasız hem kendine hem hayata, beriki kalın gözlüklü, erken uzlaşmış, hantal, yorgun, vs.. Her biri arızalı yani yerleşik kabullere göre, belki de söz konusu kabuller ta kendisi bu arızanın.. Belki mi? Barışmaları için birbirleriyle, bayağı bir testten geçmeleri, hayatla mücadele etmeleri, törpülenmeleri gerekiyor.. Netice iyi neyse ki..

 

Akşam da Cnbc-e’ de American Beauty.. İki filmin özeti artı Amerikan banalliği, sıkışıklığı soslu orta sınıf hamburgeri (Film değil ha!! Sakkınn, filmin ayna tuttuğu yaşamlar yaani).. Netice üçlemenin finali sanki.. Zincirlerden boşalmak gerekiyor. Bunun için de soyunmak, savunmamak, korkmamak, göze almak... Yaşamak, yaşamak, yaşamak.. Ole! Ole! Ole!

 

Üçü de sağlam ve yenilikçi filmlerdi, o gün pek şahaneydi..

 

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/11/2006 - Volver / Dönüş

Kategori: sinema

 

 

 

Sıcak, vurucu, etkili, renkli, şaşırtıcı, hassas, komik, hüzünlü, agresif, muhalif, alternatif, keyifli, alaycı, tehlikeli, ne söylenebilirse bir filmle ilgili, hepsi.. Almodovar yani.

 

Sadece son zamanların değil, Almodovar Sineması’nın da en iyi filmlerinden biri.

İyi bir filmin bir anda her şeyi nasıl darmadağın ederek, kendi istediğince yeniden toplayabileceğinin örneği Volver.

 

Hiç inanmaklarınıza inanabilir, tamamen karşı olduklarınızı savunabilirsiniz iyi bir film neticesinde.

Mutlak dayatmaların kuytularında gizlenen diğer halleri fısıldar iyi bir film, kendini dayatır, şaşırtır.

İyi bir film hayatı başlatır, hayatı duraklatır, hayat dediğimiz bütüne katılır,hayat olur.

İyi bir film ne olmasını istiyorsa, o olur.

İnsan, kendine ezberlettiği her şeyi unutur,  katilden taraf, tüyden hafif, Karun’dan zengin olur.

 

Volver konusu, sürprizleri, oyuncuları, görsel estetiği, müzikleri, enerjisi ve Almodovar sihriyle iyi bir film.

Kendinize bir iyilik edin... Havalar soğudu, iyi giyinin, özellikle iyi bir salon seçin, gülün, üzülün, hafifleyin..

 

 

 

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

En dolaysız ilişki bu sanırım, yazmak.. En yakınında duranla, en maskesiz, çıplak ilişkilendiğin yol arkadaşlarına, hatta kendine bile olamayacağın kadar dolaysız, ucu teşhire dokunacak kadar açık bir ilişki. Ve en gerçek öğrenme metodu. Hayatı, acının sertliğini, neşenin geçiciliğini hatırlatan, derleyen, toplayan, dönüp yazdıklarını okuduğunda, bilincin üstünde yüzen, o kurgulu, kendinden emin duruşu sarsan, yeniden, yeniden sınatarak öğreten hoca, sırdaş, yan yana durması bile imkansız iki kalbi birbir

Arkadaşlarım